Marmara Denizi’nin güneydoğu kıyılarında bir inci gibi uzanan Yalova kenti, sahip olduğu stratejik konum ve doğal zenginlikler nedeniyle tarih boyunca pek çok medeniyetin ilgisini çekmeyi başarmıştır. Şehrin tam olarak ne zaman ve kimler tarafından kurulduğuna dair elimizde kesin yazılı belgeler bulunmasa da arkeolojik veriler ve antik kaynaklar bizi milattan önce yedinci yüzyıla kadar götürmektedir. Bu dönemde Avrupa’dan Anadolu’ya doğru gerçekleşen büyük göç dalgaları, bölgenin kaderini belirleyen en önemli unsurlardan biri olmuştur. Trakya topraklarından hareket ederek boğazları aşan ve Küçük Asya olarak adlandırılan Anadolu topraklarına ayak basan topluluklar, Marmara’nın doğu kıyılarını kendilerine yeni bir yurt olarak seçmişlerdir. Bu süreçte kurulan yerleşim birimleri, bugün modern Yalova’nın temellerini oluşturan kadim bir mirasın ilk tuğlaları niteliğindedir.
Antik Çağda Bitinyalıların Bölgedeki Hakimiyet Süreci
Yalova ve çevresinin tarihsel kökenine inildiğinde karşımıza çıkan en baskın topluluk Bitinyalılar olarak bilinmektedir. Trak kökenli bir halk olan Bitinyalılar, Marmara Denizi’nin doğusunda kendi isimleriyle anılan güçlü bir krallık kurmuşlardır. Bitinya Krallığı, sadece askeri başarılarıyla değil, aynı zamanda kurdukları şehir devletleri ve liman yerleşimleriyle de bölgenin çehresini değiştirmiştir. Yalova’nın verimli toprakları ve denizle olan doğrudan bağlantısı, bu topluluğun bölgeyi bir yerleşim merkezi olarak seçmesindeki temel motivasyon kaynağıdır. Antik kaynaklarda bölgenin doğal liman yapısı ve verimli tarım arazilerinden sıklıkla bahsedilmesi, Bitinyalıların neden bu dar kıyı şeridinde yoğunlaştığını açıkça ortaya koymaktadır. Bu kadim halkın attığı temeller, kentin yüzyıllar boyunca bir ticaret ve lojistik noktası olarak kalmasını sağlamıştır.
Pylai Ve Helenopolis Gibi Antik Yerleşimlerin Önemi
Yalova’nın kökenine dair yapılan araştırmalarda "Pylai" ismi sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Geç antik dönem ve Bizans kayıtlarında bu isimle anılan bölge, kelime anlamı itibarıyla geçit veya kapı anlamına gelmektedir. Bu isimlendirme bile tek başına kentin Anadolu ile Avrupa arasındaki köprü görevini nasıl üstlendiğini kanıtlar niteliktedir. İmparator Konstantin döneminde şehrin yakınlarında kurulan Helenopolis ise bölgenin dini ve siyasi açıdan ne kadar kritik bir noktada durduğunu gösteren bir başka önemli gelişmedir. İmparatorun annesi Helena’nın adını taşıyan bu yerleşim, Yalova’nın sadece yerel bir kasaba değil, imparatorluk vizyonunun bir parçası olduğunu kanıtlamaktadır. Bu dönemde inşa edilen yollar ve liman yapıları, kentin tarihsel sürekliliğini koruyarak modern döneme kadar ulaşmasına imkan tanıyan fiziksel altyapıyı oluşturmuştur.
Sıcak Suların Keşfi Ve Termal Kültürünün Doğuşu
Yalova’nın kökenini sadece askeri veya ticari stratejilerle açıklamak eksik kalacaktır. Şehrin kimliğinin en önemli parçalarından biri olan şifalı sıcak sular, antik dönemden itibaren bölgenin bir cazibe merkezi olmasını sağlamıştır. Arkeolojik bulgular, Bitinyalılar ve sonrasında gelen Romalıların bölgedeki termal kaynakları aktif bir şekilde kullandığını ve bu suların etrafında kutsal alanlar inşa ettiğini göstermektedir. Şifalı suların varlığı, Yalova’nın kökenine bir nevi "sağlık kenti" ruhu katmıştır. Antik dünyanın seçkin isimlerinin dinlenmek ve tedavi olmak amacıyla bu bölgeye gelmesi, yerel halkın kültürel yapısını ve ekonomik refahını doğrudan etkilemiştir. Bu gelenek, Orta Çağ boyunca da devam etmiş ve Osmanlı döneminde zirveye ulaşarak kentin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir.
Medeniyetlerin Kesişme Noktasında Bir Kültür Mozaiği
Yalova’nın tarihsel yolculuğu incelendiğinde, kentin tek bir milletin veya kültürün eseri olmadığı, aksine bir bayrak yarışı gibi el değiştiren medeniyetlerin ortak ürünü olduğu görülmektedir. Bitinyalıların kurucu iradesi üzerine yükselen Roma disiplini, Bizans estetiği ve ardından gelen Türk-İslam mührü, Yalova’nın bugünkü çok katmanlı kimliğini oluşturmuştur. Bölgedeki antik kalıntılardan Osmanlı eserlerine kadar uzanan geniş yelpaze, kentin kökenlerinin ne kadar derinlere dallandığını simgeler. Bugün modern bir il olan Yalova’nın sokaklarında yürürken hissedilen o kadim hava, aslında milattan önce yedinci yüzyılda Trakya’dan kopup gelen o cesur göçmenlerin bıraktığı izlerden beslenmektedir. Kentin kökeni, sadece bir yerleşim yerinin kuruluşu değil, aynı zamanda Marmara’nın doğu kıyısında kesintisiz devam eden bir yaşam mücadelesinin öyküsüdür.



